Hayal_et
Şu an bu satırları okurken parmak uçlarınızın değdiği ekranın sıcaklığını muhtemelen
hissetmiyorsunuz bile. Çünkü zihniniz çoktan camın ardındaki yabancıların mutfağına, yatak
odasına, en mahrem dertlerinin ortasına sessizce süzüldü. Baş parmağınızın o bildik,
otomatiğe bağlanmış yukarı kaydırma hareketiyle birinin sabahına uyanıp bir başkasının
akşamında oyalanırken, nerede başlayıp nerede bittiğini unuttuğunuz kesintisiz akışın içinde
önce bir izleyiciye, sonra bir tanığa dönüşüyor, kendi hayatınızın içinden adım adım geri
çekiliyorsunuz. Hiç gitmediğiniz evlerin ışıklarının tonu belki odanızdan daha tanıdık geliyor,
hiç konuşmadığınız birinin yüzündeki en küçük gölgelenmeyi sanki yanındaymışsınız gibi
fark ediyor, o gülünce hafifliyor, üzülünce içinizden bir şey eksiliyormuş gibi
hissediyorsunuz. Artık sadece bakmıyor, gördüğünüz şeyin içine kendi duygunuzu sığınmacı
gibi yerleştiriyor, orada aslında hiç olmayan bir yeriniz varmış gibi hayal ediyorsunuz.
Gerçekte cam duvara çarpan ve geri dönen bir bakışsınız; yoksunuz...En sarsıcı yanı, tanıklık
ettiğiniz insanların orada olduğunuzdan, onlar için sızlandığınızdan haberleri yok, varlığınız
hayatlarında iz bırakmıyor. Siz, onların dünyasında boşluğu kendi ruhunuzla doldurmaya
çalışırken, sizin yokluğunuzun konforunda yaşamaya devam ediyorlar. Bu tek taraflı sızı,
milyonlarca insanın paylaştığı isimsiz bir yalnızlığa dönüştüğünde, bilim dünyası buna
"parasosyal etkileşim" dedi. Bu süslü kelimenin arkasında yatan gerçek ise duygusal
kandırmaca: Zihninizin, ekrandaki yabancıyı gerçek dost, sevgili ya da sırdaş sanıp duygusal
yatırım yapması, ama karşı taraftan karşılık alamamasıdır. Yani siz onun için ağlarken, o sizin
varlığınızdan bile haberdar değildir; bu, iki kişilik görünen ancak aslında tek kişilik bir odada
kendi gölgenizle konuşmaktan farksız olan döngünün adıdır. 1956'da Horton ve Wohl'un tarif
ettiği tek taraflı bağ döngüsü, uzun süre sadece akademik bir tanım olarak kaldı. Ancak
2025'in sonlarına doğru Cambridge Dictionary'nin "parasosyal" kelimesini yılın kelimesi
seçmesiyle birlikte, insanlar ilk kez ne yaptıklarını, neden kendi hayatlarından firar edip
başkasının vitrinine sığındıklarını açıklayan gerçeklerle yüzleştiler. Artık parasosyal etkileşim
dediğimiz şey sadece kavram değil, izleyenlerin fark etmeden içinde yaşadığı bir düzen haline
geldi. Çünkü gerçek bir insanla, hayatın içinde bağ kurmak cesaret ve emek ister, yanlış
anlaşılmayı, reddedilme sancısını, hatta bir gün tamamen yok sayılmayı göze almayı
gerektirir. Bunun aksine uzaklardaki dijital figür siz ekranı kapatmadığınız sürece gitmez, size
"hayır" demez, çünkü sizi duymaz, sizi bilmez, size dönmez. Bu sahte yakınlığın içinde
görülme ve sevilme ihtiyacınızı karşılıksız bir akışa bırakırken zamanınız, dikkatiniz,
duygunuz geri dönmeyecek bir kara deliğe doğru usulca akmaya başlar...İzlersiniz, tanıklık
edersiniz, sonra yaşamaktan çok hayal etmeye başlarsınız ve bu geçiş o kadar sessiz olur ki
fark edilmez. Ta ki ekran kararana kadar...
Ekran karardığında odanıza çöken hafif, inatçı boşlukla göz göze gelirsiniz. Sanki bir yerden
çıkmışsınız ama hiçbir yere varamamışsınız gibi bir eksiklik... Karanlığın içinde ruhumuzun
fısıltısını saran düşünce seslenir: hayal et… Birinin sizi gerçekten gördüğünü, gerçekten
duyduğunu, size döndüğünü hayal edersiniz. Sonra hayalin içinde bile öylece asılı duran
mesafe hissedilir. Hâlâ uzaktasınız, sadece seyredensiniz. İnsan, yaşamayı bıraktığında önce
izleyen bir tanığa, sonra kendi zihninin içinde kurduğu sahnelerin sakinine, en sonunda da
kendi hayatının içinde dolaşan bir hayalete dönüşür. Başkalarının kurgulanmış mutluluklarını
alkışlamaktan avuçlarımız patlamadı mı? Belki artık yaralı, tozlu ama gerçek yolumuza
dönme vaktidir. Kendi sesimizin tonunu başkalarının gürültüsünden geri almadığınız sürece
bu dijital akvaryumda hayatımızın öznesi değil, sadece camın dışından bakan bir siluet olarak
kalacağız. Ekranı kararttım ve telefonun soğumasını beklerken ruhumuzun neden bu kadar
soğuk olduğunu düşünüyorum... İçimde tekrar kâğıdı kalemi hissetmenin özgürlüğü. Gerçek
hayat, parmak ucundaki sahte akışın bittiği yerde değil, birinin gözlerinde kendi kusurlu ama
kanlı canlı yansımanı bulduğun o cesur anda başlıyor. Mutluyum. Zira her hayal, aslında
hakikate çekilmiş ince bir perdedir ve insan o perdenin nakışlarında kayboldukça kendi olur...
Oysa aşk, o perdeyi tek lahzada kül eden gizemli ateştir ve ancak o ateşte yanmayı göze
alanlar, hayal ettikleri eşsiz sırrın bizzat kendileri olduğunu anlarlar.
