Tanrıçalar Değil, Özneler İstiyoruz
Gökyüzü tavan gibi alçalmış, gri bir el şehri avuçlarının içine almış; nefes aldıkça boğazımda an be an artan kurşuni ağırlığı hissediyorum. Üzerimde herkesin yükünü bir başkasına taşıtmaya çalıştığı günlerin yorgunluğu. Etrafımdaki binalar kirli sarı. Yüzyılların isini taşıyan kireçtaşı surlar gibi yükseliyorlar. Her taşta bitkinlik, her pencerede donup kalmış bir hikâye var. Aşağıda kalabalık durmadan akıyor; nehirler kadar hırçın ve yabancı. Sanki görünmez, buzdan camın ardından izliyorum: Bu benim olan hayatı! Sesler geliyor; kornalar, bağrışlar, topuk tıkırtıları, ucu bucağı olmayan uğultular ... Hiçbiri tenime dokunmuyor. İnsanlar geçiyor; ceketleri ceketine sürtünüyor, gölgeleri gölgene karışıyor ama kimse kimseye değmiyor. Ben orada değilim! meydanın, gürültünün, kireçtaşı soğukluğunun tam kalbindeyim belki. Kendi inşa ettiğim ya da içine fırlatıldığım camdan fanusun içinde, hayatı izliyorum.

Sahi, Beauvoir'ın mermer masada hissettiği de buydu: Kalabalığın ortasında özne olmaya çalışırken, dünyanın seni sadece bir nesne olarak izlemesi. Tanıdık geliyor; camı kırmak için yazmak, kireçtaşı duvarları yıkmak için yumruğunu masaya vurmak. Çünkü bağ kuramadığın bir dünya, sadece kirli sarı bir hapishanedir. Aslında o camı kırmadığın sürece, ne kadar kalabalık olursa olsun, herhangi bir meydanda hep tek başınasın. Islak sessizliğin içinde, Café de Flore'un beyaz masasına sinmiş keskin tütün ve taze kahve kokusu genzimi yakıyor. Karşımda, saçlarını özenle arkaya taramış, bakışları neşter kadar keskin bir kadın: Simone. Parmak uçlarındaki inatçı mürekkep lekesi, sadece yazının hatırası mı? Kim bilir belki bir cinsiyetin yüzyıllık suskunluğunu yırtan bir öfke nişanı? Zira bazı kadınlar için kağıtlara eğilmek süsleme sanatı ile ilgilenmek anlamına gelmez. Yazmak, gecelerden sabahlara uzanan, parmak boğumlarını bembeyaz yapacak kadar sert bir varoluş kavgasıdır. Bize hep doğal olanı anlattılar değil mi? Kadını "doğa olayı", "kutsal anne" ya da vitrinde dondurulmuş "estetik obje" olarak tanımlamanın konforuna hapsettiler. Merhaba! toplumun içine gömdüğü devasa, dilsiz kafeste karşılaştık. Konuşmalarımız, iç seslerimiz, kalemimiz teorilerden bahsetmiyorum sizlere, boğazda düğümlenen bir imdat çağrısından bahsediyor olmalıyım hatta: "Beni tanımlamayı bırakın, bırakın da kendimi inşa edeyim." diye seslenen tüm kadınlar gibi... Simone de Beauvoir gibi...
Beauvoir'ı anlamak, fildişi kulelerden inip sokağın tozuna, hayal kırıklığına, ham gerçekliğe karışmayı göze almaktır. Kadının omzuna binen görünmez, ağır yükün haritasını tırnaklarıyla çıkarmaktır. Dünya seni bir kalıba dökmeye çalışırken, sen o kalıbı parçalayıp kendi heykelini yontabilirsin. Ama bil ki, bu yontma işlemi acıdır, sancılıdır. Her darbede kendinden, sana ezberletilen sahte huzurdan bir parçayı feda edersin. Yazmak varlığını inşa etmektir, aşktır... Kendi varlığını inşa etmek, etinden koparmaktır. Değer ve değerlidir. Çünkü İnsan, yalnızlığın uçsuz bucaksız, buz kesmiş bozkırına göre tasarlanmadı. Ancak bugün miras aldığımız dünya, seri üretim yalnızlıklar fabrikasına dönüştü. Bağ kurmak; bir ekrana dokunmak ya da usulca kalabalığın içinde silinip gitmek sanılıyor artık. Oysa bağ ihtiyaçtır; ertelenmez. Bazen bir grupta, bazen maddenin sahte vaadinde ararız tutunacak eli. Bugün problem olarak konuştuğumuz sahte sığınakları da ergenlik, maddi sorunlar, kaçış vb. olarak yorumlamak sığdır bana göre, kolaycılıktır. Bağımlılıklar bağların yani yerine konamamış, sarsıcı ve sahici ilişkilerin, değerlerin boşluğunun izleridir. Yerini dolduramadığımız biricik insani dokunuşun eksikliğinde, kimyasal taklitlere tutunuruz. İnsan yalnızlığa göre tasarlanmadı, ancak dünya giderek yalnız insan üretmeye başladı. Bağ daraldıkça, dayanışma ve değerler kireçtaşı binalar gibi ufalandıkça; varoluşsal yük, çocuğun, gencin, kadının, "öteki" olanın omzuna bir çığ gibi biniyor. Hava kurşuni. Paris'in meşhur ve insanın ensesinden içeri sızan ıslak soğuğu... République Meydanı'na tepeden bakan balkonda duruyorum, yanaklarım nemli. Yorgun geldim buraya. Nereye gidersem gideyim hayatımın ortasında açılmış ayrı bir cephe hissediyorum bu aralar. Kalabalık durmadan akıyor; kornalar, bağrışlar, topuk tıkırtıları, ucu bucağı olmayan uğultular … Ben orada değilim! meydanın, gürültünün, kireçtaşı soğukluğunun tam kalbindeyim belki. Okuyorum... okuduğum metinlerinde kadın olmak, bitmeyen, nefessiz bir oluş hali. Nehir gibi; akarken yatağını zorlayan, kayaları aşındıran, bazen taşan ama asla durmayan bir süreç. Eğer bugün bir genç kadın ya da erkek, kendisine dayatılan ideal kimlik gömleği ruhunu sıktığı için nefes alamıyorsa, Beauvoir'ın mermer masada bıraktığı mürekkep lekesinde kendi nefesini bulabilir diye düşünüyorum. Fikrimce mürekkep petrolden daha değerlidir. İnsan ancak emek ile okuyarak kendini inşa edebilir, psikolojik dayanıklılık ve adaptasyonunu güçlendirebilir. Öyle ya özgürlük, havada asılı kalmış uzak bir "bazen" değildir. Özgürlük, bağ kurma cesaretini göstermek ve bağın sorumluluğunu bir onur nişanı gibi göğsünde taşımaktır. Beauvoir'ın ruhu, bugün hâlâ bana iyi geliyor:
"Kendi gökyüzünü kendin çiz, varsın kanatların kâğıttan olsun; yeter ki uçmaya niyetin olsun."
