Affetmeyin Bizi Çocuklar

Dün, bir alışveriş merkezinin göz alan ışıkları altında, zamanın ikiye bölündüğü sarsıcı saniyede durdum. 22 Nisan'dı; bir sonraki güne duyulan saf, çocuksu heyecan havada asılıydı. Vitrinlerin önünde, yeni alınmış pabuçlarının gıcırtısını birer madalya gibi taşıyan, kırmızı-beyaz tişörtlerinin içinde kalbi kuş gibi çırpınan çocuklar gördüm. Annelerinin ellerini çekiştirerek, "Yarın bayram!" diye haykıran sesler, mağazaların her yanından işitiliyordu. Önce kendi çocukluğum geldi gözlerimin önüne: Ütüsü bozulmasın diye yatağın kenarına özenle serilmiş minik izci kıyafetim... Armalarımı, fularımı ve şapkamı takarken aynadaki o vakur, dünyayı fethedecekmiş gibi bakan yüzüm... Yine de boynum hep eğik çıkardı fotoğraflarda; babam yoktu. Babam, izci olduğumu göremeden ölmüştü. Ama olsun, Gazi Mustafa Kemal Atatürk biyolojik babadan alınan egemenliği, toplumsal evlada, yani biz çocuklara devretmişti. Babamın göremediği yüzümdeki gurur, aslında tam da 1920'nin puslu sabahında Ankara'daki eski binanın ruhuyla aynı kökten besleniyordu. Çünkü Meclis, sadece devlet kurmak için değil; benim gibi babasız kalmış, yetim bırakılmış bir milletin çocuklarına, "Siz artık kimsesiz değilsiniz, babanız bu devlettir, babanız bu hürriyettir!" demek için açılmıştı. Mustafa Kemal, biyolojik babaların eksikliğini, ulusun evladı olma onuruyla yamamıştı. Barut kokulu zabitlerin, ömürlerini cephelerde tüketmiş aksakallı mebusların arasında, bir dehanın çıkıp egemenlik gibi kaskatı ve devasa bir kavramı, dünyanın en ince, en kırılgan varlığına, yani bir çocuğun hayaline iliklediği 23 Nisan tam bir pedagojik ihtilaldi. Yani 1920'de ilk meclisimiz açıldığında, amaç "çocuk şenliği" değildi; halkın çocuklaşmış, yetim kalmış umudunu yeniden ayağa kaldırmaktı. Egemenlik o gün kâğıtlar yerine memleketin yoksul ve hırpalanmış çocuklarının ferasetine emanet edildi. Çünkü biliyorlardı: Zihni hür olmayan bir çocuğun büyüdüğü toprakta, meclis binası sadece taş yığınıdır. Of! nereden çıkmıştı bu düşünceler? Etraf bayram yeriydi oysa; her yıl tekrarlanan, ezberlenmiş neşenin plastik dekoru... Üzerlerinde kan kırmızı bayrağımızın alını taşıyan gencecik bedenler, rengarenk tişörtlerin içinde dünyayı oyun parkı sanan masum cıvıltılar...Etrafıma baktım. Kızımın çocukluğu geldi gözlerimin önüne. Kıpkırmızı tütüsü içinde gelincik gibi açtığı mağazadaydım. "Baba bak, ne kadar hızlı dönüyorum!" diyerek kendi etrafında dünyayı döndürdüğü o eşsiz an... Dünya sadece onun etrafında değil, bizim mutluluğumuzun ekseninde de dönüyordu. Şanslıydık; elini tutabildiğimiz bir evladımız, vitrindeki neşeyi gerçeğe dönüştürebilecek gücümüz, birbirimize yaslanabildiğimiz tam bir ailemiz vardı. Anladım ki biz, o ışıltılı koridorlarda sadece alışveriş yapmıyorduk; güvenli, korunaklı ve eksiksiz olmanın mağrur konforunu yaşıyorduk. Her şey olması gerektiği gibiydi, her şey olması gerektiği kadar parlaktı. Minik bir asker sevinçle selam verdi. Yırtık çizmesi hafifçe bacağıma dokununca ürktü. Asker selamı ile "komutanım!" diye selamladım, havalara uçtu. Gurur, boğazıma yumru gibi oturdu, damarlarımda akan kanın uğultusunu duydum. Bu sadece kıyafet telaşı değil, halkımın genlerine işlenmiş hürriyet aşkının minik bedenlerde vücut bulmuş haliydi. Sırılsıklam gururla ağladım kalabalığın ortasında. "Ne büyük bir miras," dedim, "ne devasa bir sorumluluk!" Kapıya yöneldim. Minik askerin gözlerindeki ferahlığın hemen arkasında, bir başka çocuğun veda bile edemeden sönen bakışlarını gördüm. O an, devasa gurur yerini zifiri karanlığa, içimi dağlayan bir utanca bıraktı. Işıltılı mağaza camlarının hemen dışındaki dünyada; bayramlık elbiselerin, parlak pabuçların çok uzağında, elleri nasırlı küçük gölgeler duruyordu. Kırmızı-beyaz tişörtlerin yerini, üstüne yapışmış yağlı pas lekelerinin aldığı; bayrak sallayacak ellerin ağır yükler, sanayi tezgâhları altında ezildiği diğer çocuklar bayramı ancak başkalarının çocuklarından izleyebiliyorlardı. Arkamda bıraktığım minik askerin selamı artık göğsümde madalya değil, kalbimde sızıydı. "Açım," dedi çocuk; yaşından büyük yorgunlukla. "Tost değil, bir ekmek alsan daha iyi olur abla eve götüreyim. Ablam da var..." Kalbim adeta kâğıt gibi orta yerinden yırtılıyordu. Çocuk, bayram arifesinde kendine oyuncak, şenlik değil; evindeki açlığı dindirecek bir somun ekmeğin derdine düşmüştü. Yani biz egemenliği kâğıt üzerinde çocuklara devretmiştik ama çocukları açlığın, yoksulluğun ve sokağın insafına terk etmiştik. Asıl dehşet, o çocuğun "eve ekmek götürme" telaşıyla, bir başka çocuğun "okula bile gidememe" korkusunun birleştiği tekinsiz boşluktaydı. Zihnim alışveriş merkezinin ışıltısından kopup o okul koridorlarına savruldu. Bizler çocuklarımızın güvenli vitrinlerin önünde gülümsediğini sanırken; daha birkaç gün önce okulun en kutsal, en sığınılacak köşesinde, "öğretmenini", "annesini", "canını" kör bir şiddetin ortasında kaybedenleri düşündüm. Bir çocuk evine ekmek götürme derdindeyken, diğeri okuluna hayallerini bırakıp, en güvenli bildiği sınıfta bir kurşunun ya da bir ihmalin kurbanı olmuştu. İçim, ağlamak isteyip de sesi dünyaya yetmeyen yaralı anne babaların mahcubiyetiyle parçalandı. Bir yanda "Ablam da aç kalmasın" diye ekmeği kucaklayan çocuk, diğer yanda ablasını, öğretmenini, evladını , evladını, uğurlayan o dilsiz bakışlar... Atalarımız çocuklara bir vatan verdiler ama bizler o vatanın içinde ne karınlarını doyurabildik ne de canlarını koruyabildik. Atatürk, egemenliği çocuklara emanet ederken; meclis binasını sadece bir taş yığını olmaktan kurtaracak olanın "güven içindeki bir çocuğun gülüşü" olduğunu biliyordu. Oysa bugün; okul koridorları yas evine, çocukların ekmek kavgası utanç vesikasına dönüştü. Hızlıca eve yürüdüm. Bir daha da yüzlerine bakamadım çocukların. Bakamadım çünkü Atatürk'ün "kimsesizlerin kimsesi" olsun diye kurduğu Cumhuriyetin çocuklarını; bir yandan açlığın nasırlı ellerine, diğer yandan okul saldırılarının, kontrolsüz öfkelerin ve kör şiddetin karanlığına mahkûm ettik. 23 Nisan'ı şatafatlı törenlerle, pahalı kostümlerle "çocuk şovuna" çevirirken, günün asıl meselesini; yani egemenliğin mülkiyet değil, haysiyet olduğunu unuttuk. Egemenlik; bu ülkenin en ücra köyündeki çocuğun, "Ben ne olacağım?" diye sorarken gözlerindeki korkusuzluktur. Eğer bugün bir çocuk, daha on yaşında omuzlarında geçim derdini taşıyorsa ya da diğeri elindeki tablette dünyanın geri kalanına sadece iç çekerek bakıyorsa, biz o egemenlik hakkını koruyamamışız demektir. Atatürk bugünü çocuklara "oynasınlar" diye vermedi. Bu bayram, tarihin gördüğü en büyük pedagojik devrimdir. Bir devlet, en stratejik kararını çocuk üzerinden veriyorsa, orada "Ben bugünümü değil, yüzyılımı planlıyorum" diyen bir akıl vardır. Ama biz ne yaptık? O aklı aldık, yılda bir gün çocukları makam koltuklarına oturtup onlarla dalga geçtiğimiz bir tiyatroya çevirdik. Onları o koltuklara bir günlüğüne oturtmak, aslında onlara "Geri kalan 364 gün bu dünya bizim, sizin söz hakkınız yok" demenin kibar yoludur. Farkında mısınız; çocuklarımız artık hayal kurmuyor, sadece "hayatta kalmaya" çalışıyor. Kimi sınav maratonlarında ruhunu teslim ediyor, kimi ekranların sahte parıltısında kayboluyor. Egemenlik, bir çocuğun kendi kaderi üzerinde söz sahibi olmasıdır. Eğer biz onlara hür bir zihin, sorgulayan bir mantık ve "Ben buradayım" diyebilecekleri bir özgüven alanı bırakamıyorsak, kutladığımız her bayram bir avunmadan ibarettir. Akademik kürsülerde "milli irade" nutukları atarken, çocuklarımızı sınavların, algoritmaların ve yetişkin hırslarının mengenesinde öğüttük. Onlara bayrak sallatmayı öğrettik ama "hayır" demeyi, sorgulamayı, kendi hayalinin peşinden gitmeyi çok gördük. Bugünün çocukları artık hayal kurmuyor; sadece bizim kurduğumuz bu çarpık düzende hayatta kalmaya çalışıyor. Eğer bir çocuk kendi vatanında "Benim burada bir geleceğim var mı?" diye soruyorsa, biz o egemenlik hakkını koruyamamışız demektir. Çocuklarımıza sadece bayrak sallatmayı değil, o bayrağın temsil ettiği hürriyeti kendi hayatlarında nasıl kuracaklarını öğretmek zorundayız. Çünkü çocukluk, hazırlık evresi değildir. Çocukluk, hayatın ta kendisidir. Bugün benim için vicdan muhasebesidir. 23 Nisan artık sadece şanlı geçmişimizin önünde tutulan suçlu bir nöbetten ibarettir. AFFETMEYİN BİZİ ÇOCUKLAR
