Bırakın Çocuklar Biraz Sıkılsın

Derya Berrak
"Canım sıkılıyor." Bir çocuğun söylediği bu cümlenin biz yetişkinlerde ne zamandır böyle bir karşılığı var? Çocuk sıkıldığında sanki evde musluk açık kalmış, acilen müdahale edilmesi gereken bir şey olmuş gibi davranıyoruz. Eller telefona uzanıyor, ekran açılıyor, oyun bulunuyor. "Hadi biraz kitap oku" deniliyor. O da yetmiyorsa hafta sonuna etüt, boş kalan öğleden sonraya etkinlik, başka bir uğraş ekleniyor. Çocuğun hayatında birkaç dakikalık boşluk görsek hemen dolduruyoruz. Sonra yıllar geçiyor ve aynı çocuğun kendi başına oturamadığından, çabuk sıkıldığından, hiçbir şeyle uzun süre ilgilenemediğinden yakınıyoruz. Oysa belki de sorun çocuğun kendi kendine oyalanamamasından çok, bizim ona kendi kendine kalabileceği zamanı bırakmamış olmamızdır. Çocuk için can sıkıntısı, yetişkinin gördüğü gibi işe yaramaz bir boşluk değildir. Önce biraz huzursuzluk vardır ne yapacağını bilememenin küçük, geçici sıkıntısı… Sonra gözler etrafta dolaşmaya başlar. Bir kalem, yerde unutulmuş oyuncak, pencerenin önüne düşen güneş… Çocuk zihninde bizim henüz göremediğimiz bağlantılar kurmaya başlar. Öylece duran karton kutu eve dönüşür, minderler kale olur, yerdeki taş hazine sayılır. Sanırım çocukluğu biraz da bu yüzden özlüyoruz. Çocukken dünya henüz bütün anlamlarını tüketmemişti. Taşın taş olduğuna, kutunun kutu olduğuna, sokağın yalnızca gelip geçilen bir yer olduğuna henüz ikna olmamıştık. Eşyaların kaderi kesin değildi, her şey dönüşebilirdi. Ağacın gölgesinde saatlerce görünmeyen bir şey konuşulabilir, kaldırım taşlarının arasında ülkeler kurulabilir, akşamın gelmesi eve çağrılacak olmanın hüznü olabilirdi. Dünya henüz açıklanmamıştı ve insan, açıklanmamış olanın karşısında daha çok hayal kurardı. Sonra büyüdük. Adları, sınırları, işlevleri öğrendik.
Büyümek, dünyayı tanırken onun şaşırtıcı tarafını an be an kaybetmektir belki de. Öyle ya, insan bildikçe hayatın bazı kapıları açılır ama bazı ihtimaller de geride kalır. Çocuk için oyun, işte dünyanın henüz tamamlanmadığı o alandır. Orada dünya olduğu gibi kabul edilmek zorunda değildir. Çocuk onu değiştirir, kendine göre yeniden kurar. Kaybeder, kızar, arkadaşına küser, biraz sonra yine yanına gider. Kural koyar, sonra o kuralı değiştirir. Çünkü oyun hayatın pürüzlerini ortadan kaldırmaz çocuğun o pürüzlerle karşılaşmasına, onları denemesine, bozup yeniden kurmasına izin verir. Bu yüzden oyunu yeniden hatırlamamız önemli. Millî Eğitim Bakanlığımızın 2026-2027 eğitim-öğretim yılı için "Maarifin Kalbinde Oyun" temasını öne çıkarması, oyunun öğrenme, gelişim, sosyalleşme, üretme ve kendini ifade etme süreçlerindeki yerini yeniden görünür kılıyor. Genelgede çocukların gelişim özelliklerine uygun, güvenli ve kapsayıcı oyunlara ve geleneksel çocuk oyunlarına eğitim süreçlerinde yer verilmesi öngörülüyor. Bence burada eğitim dünyasının önünde güzel bir imkân var. Oyunu yeniden çocukların hayatına taşımak daha fazla oyun sunmak anlamına gelmiyor. Hatta daha önemlisi oyunun çocuğun elinde kalmasını sağlamak. Merak ediyorum çocuğun oyunla kurduğu doğal ilişkiyi eğitimle buluştururken, oyunun çocuğa ne kazandıracağını düşünmek kadar, oyunun çocuk için zaten başlı başına bir değer olduğunu hatırlayabilecek miyiz? Çocuğun çocuk olarak var olabildiği alanı koruyabilecek miyiz? Çünkü çocukluğun bugün karşı karşıya olduğu mesele derslerin, sınavların ya da yetişkin beklentilerinin ağırlığından fazlası. Çocukların dünyasına erkenden giren, daha hızlı çalışan ekranların dünyasından bahsediyorum. Eskiden çocuk sıkılırdı. Bir süre ne yapacağını bilemez, etrafına bakınır, sonra bir şey bulur ve oyun kurardı. Şimdi sıkılmaya fırsat kalmadan önüne yeni görüntüler geliyor. Bir video bitiyor, diğeri başlıyor. Bir oyun kapanıyor, yenisi açılıyor. Çocuk daha kendi hayatının ne olduğunu anlamadan başkalarının hayatlarını izlemeye başlıyor.
Çocuk yalnızca zamanını değil, kendi kendine kalabilme deneyimini, beklemeyi ve hayal kurmak için ihtiyaç duyduğu boşluğu da kaybedebiliyor. Dünyanın bazı ülkeleri artık bu meseleyi yalnızca ailelerin sorumluluğu olarak görmüyor. Avustralya'da belirli sosyal medya platformlarının 16 yaşın altındaki kullanıcıların hesap oluşturmasını veya hesaplarını sürdürmesini engellemek için makul adımlar atması zorunlu. Düzenlemenin sorumluluğu çocuklara değil, platformlara yükleniyor. Avustralya'nın çevrim içi güvenlik kurumu düzenlemenin amaçları arasında çocukları onları ekranda daha uzun tutmaya teşvik eden tasarım özelliklerinden ve zararlı içeriklerden korumayı gösteriyor. Bu kararın doğru ya da yanlış olduğunu tartışmak başka bir yazının konusu olmakla beraber bize bıraktığı soru önemli diye düşünüyorum. Bir çocuğu korumak sadece onu tehlikeden uzaklaştırmak anlamına mı gelir? yoksa bir çocuğu korumak, ona çocukluğunu yaşayabileceği zamanı ve alanı geri vermek anlamına da gelir mi? Çünkü ekranlar çocukların karşısındaki tek sorun değil. Bir de biz yetişkinler varız. Çağımız çocuğun yaptığı hiçbir şeyi olduğu gibi bırakmak istemiyor. Çocuk oynuyorsa neden oynadığını bilmek istiyoruz. Resim yapıyorsa ne kazandığını, koşuyorsa hangi becerisinin geliştiğini, arkadaşlarıyla oynuyorsa hangi sosyal yönünün güçlendiğini soruyoruz. Her davranışın altında açıklanabilir bir fayda arıyoruz. Sanki çocuk her gün biraz daha geliştirilmesi, hızlandırılması, donatılması gereken bir projeymiş gibi… Bu telaşta ebeveyn sevgisi ve kaygısı var, doğru. Fakat iyi niyet sınırını aştığında, korumak istediği şeyin üzerine gölge düşürür. Çocuk bugünü yaşarken biz yarınını hesaplıyoruz. Sınavları, üniversiteyi, özgeçmişini düşünüyoruz. Böylece çocukluğun en değerli şeyi kayboluyor... Bugün... Çocuk geleceğin yetişkini değildir, O bugün çocuktur. Bugün bir taşla yarım saat uğraşır, belki hiçbir şey öğrenmez, sadece mutlu olur. Her an geleceğe bir yatırım olmak zorunda değildir. Hiçbir şey yapmamak yetişkin dünyasında suç sayılabilir. Oysa çocukluk, insanın kendi zamanıyla tanıştığı ilk yerdir.
Kimsenin yönlendirmediği bir öğleden sonra, çocuğa kendi iradesini hissettirir. Araştırmalar da serbest oyunun çocukların ruhsal iyi oluşuna katkısını doğruluyor. Bazen çocuğa verebileceğimiz en büyük şey biraz yalnızlık, biraz amaçsızlık ve biraz can sıkıntısıdır. Hayal gücü, hazır eğlencenin bittiği yerde başlar. Bir gün o çocuk büyüyecek. Sınavlar, kurslar, okul bitecek. Öğrendiği çoğu bilgi silinecek ama başka şeyler kalacak. Yaz akşamının serinliği, toprağın kokusu, dizindeki yara, arkadaşının kahkahası ve cebinde yıllarca sakladığı küçücük bir taş… İnsanın hafızası bazen tuhaf bir adaletle çalışır. Büyük sandığımız şeylerin bir kısmını siler, hiç önemsemediğimiz ayrıntıyı yıllarca saklar. Çocukluk da böyle yaşar öğrettiklerimizden çok bıraktığımız boşluklarla. Bu yüzden bir çocuk "Canım sıkılıyor" dediğinde hemen müdahale etmeyelim. Bazen sıkıntının arkasından hayal, hayalin içinden bir oyun çıkar. Çocuğun önündeki bütün boşlukları kaygılarımızla doldurmayalım. Çünkü insanın kendine ait zamanı olmadan, kendine ait hayat kurması zordur.
