Depremle Yaşamayı mı Depremi Unutmayı mı Öğrendik?

Depremle Yaşamayı mı Depremi Unutmayı mı Öğrendik?
Kocaman bir belirsizlik, her kafadan çıkan ayrı bir ses, üstüme çöken o ağır "ne yapsak boş" hissi... Bugün 17 Ağustos. Marmara Depremi'nin üzerinden 27 yıl geçti. O gün edilen büyük yeminlerin, atılan manşetlerin ve kurulan ağır cümlelerin bilançosuna bakalım. Bence hiçbir şey yapılmadı diyen radikal karamsarlık doğru değil ama her tedbiri aldık diyen resmi retorik de öyle... Jeologlarımız toprağın altındaki gerilimi santim santim haritalandırabilir. Hangi fay hattının kaç yıldır uyuduğunu, yer kabuğunun hangi basınç altında inim inim inlediğini, kırılma anında açığa çıkacak enerjiyi matematiksel bir kesinlikle önümüze koyabilirler. Sosyologlar ise, kırılmanın yarattığı şok dalgasının binaların yanı sıra toplumun çürümüş bağlarını nasıl ortaya saçtığını izlerler. .Fakat jeolojinin denklemleri sosyolojinin kavramları, gecenin zifirinde enkazın başından yükselen "Sesimi duyan var mı?" feryadını açıklamaya yetmez. Çünkü yıkılan nesillerdir kendi elimizle ilmek ilmek dokuduğumuz toplumsal vicdanımızdır. Biz doğanın değişmez kanununu kendi küçük kurnazlıklarımızla esnetebileceğimizi sandık hepsi bu! Bilim insanları yıllarca ekranlarda, panel salonlarında, yazılarında anlattılar: "Yapmayın! Alüvyon ovalara beton dikmeyin, kolon kesmeyin, dere yataklarını imara açmayın!" Peki ne oldu? Bilim, politik iklimlerin, rantsal hırsların gölgesinde felaket tellallığı sayıldı. Akademik raporlar bürokrasinin tozlu raflarına kaldırılırken, yerlerini süslü broşürlerle satılan cennetten bir köşe vaatleri aldı. Bugün bilimin yerine utanç konuşuyoruz. Oysa, sağlam bina yapmayı bilemeyen bir toplum değiliz. Çürük bina yapılmasına göz yuman, izin veren ve hatta bundan kısa vadeli çıkar devşiren toplumsal düzenin kurbanlarıyız. Türkiye'de deprem doğal afet olmaktan çıkmış, kolektif ihmaller zincirine dönüşmüştür. Her seçim öncesi müjde gibi sunulan alkışlarla karşılanan imar afları, toplumun kendi geleceğine kurduğu en büyük tuzaktı. Bizler, parasıyla tabutuna ruhsat alan bir halk olduk. Evlatlarımızın üzerine çökecek tavanların altına imza attığımızı görmezden geldik. Bir dükkân daha geniş olsun diye kesilen kolon, bazı ailelerin tüm kuşağını yok etti. Evimin değeri düşer, tespitte risk çıkmasın diyerek binasına çürük raporu aldırmayan ev sahibi, kendi elleriyle çocuklarının yarınını ipotek etti. Siyasetçi oy uğruna göz yumdu, müteahhit malzemeden çaldı, denetçi masada imzaladı, vatandaş bana bir şey olmaz diyerek sustu. Bu, adı konmamış toplumsal suç ortaklığıydı. Ne yazık ki faturası, her defasında en masumlarımıza kestiğimiz ağır bir bedel oldu. Ağlamak yerine utanmak ve değişmek zamanı... Her büyük depremin ardından aynı filmi izlemekten yorulmadık mı? Ekranlarda günlerce süren ajitasyonlar, tutulmayan süslü vaatler, kameralar karşısında dökülen timsah gözyaşları ve birkaç ay sonra gelen ölümcül unutkanlık... Sonraki sarsıntıya kadar hayatın aynı yalanlarla devam etmesi... Bu toprakların insanı ağıt yakmaktan, enkaz altından can çıkarmayı mucize diye kutlamaktan bıkmadı mı? Bizim mucizelere değil, düzgün dökülmüş betona, namuslu mühendislere, ranta boyun eğmeyen bürokratlara ve hakkını arayan bilinçli yurttaşlara ihtiyacımız var. Aklımız Değişmeli...Yer kabuğu hareket etmeye devam edecek. Anadolu coğrafyası milyonlarca yıldır olduğu gibi yine sallanacak. Doğayı durduramayız. Ama kendi hırsımızı, kendi aymazlığımızı, kendi cehaletimizi durdurabiliriz. Eğer bu ülkede bir daha hiçbir çocuk karanlık beton blokların altında çaresizce fısıldamasın istiyorsak önce vicdanlarımızın üzerindeki o ağır moloz yığınını kaldırmak zorundayız. Unutmayalım bizi kurtaracak olan tek şey bilimle yoğrulmuş ahlak, tavizsiz denetim ve birbirimizin canını kendi canımız sayan gerçek toplumsal bilinçtir. Aksi halde, yazılacak her yeni köşe yazısı, tutulacak her yeni yas, sadece bir sonraki felaketin ön deyişi olmaktan öteye geçmeyecektir. Kocaman bir belirsizlik, her kafadan çıkan ayrı bir ses, üstüme çöken ağır "ne yapsak boş" hissi... Aklımdaki belirsizliğin, hissettiğim çaresizlik duygusunun bilimsel adı Sistemik Güvensizlik. 1999'dan bu yana 27 yıl geçmesine rağmen, 2023 Kahramanmaraş depremlerinde de benzer acıların yaşanmış olması toplumsal hafızada hangi yönetmelik değişirse değişsin, sahadaki uygulama ve denetim insan hayatını korumaya yetmiyor algısını güçlendirdi. Bilim bağıran bir ses, piyasa başka ses, siyaset bambaşka bir ses çıkarıyor. Vatandaş ise ortada kalıp kendi binasına baktığında bilinmezlikle baş başa kalıyor. Ülkemiz deprem olduktan sonra müdahale etmeyi, yaraları sarmayı, enkazı kaldırmayı öğrendi. Ancak deprem olmadan önce binaların yıkılmasını engelleyecek bütüncül, tavizsiz ve ranttan bağımsız bir şehirleşme modelini henüz tam anlamıyla hayata geçiremedi. Bugün 17 Ağustos ve ne acıdır ki elimizde kalan tek şey ne zaman yıkılacağını bilmediğimiz evlerde, bile bile yaşamaya devam etme cesaretimiz. Depremle Yaşamayı mı Depremi Unutmayı mı Öğrendik?
