Hıdırellez ve İflah Olmaz İnsan İnadı

Dünya üzerinde kaç inanış vardır ki; imkansızı gül ağacının dibine, bir kâğıt parçasının sessizliğine sığdırsın?
Hıdırellez'in kökeni tek bir inanca ya da millete ait değildir. İnsan tarih boyunca yaz ile kış arasındaki karşılaşmayı ve doğadaki değişimleri, döngüleri izlemekle yetinmemiş; anlamlandırmaya çalışmıştır. Hıdırellez de bu anlamlandırma çabasının bir parçasıdır. İnsan doğadaki uyanışın içine kendi sancısını, hasretini, dinmeyen arzusunu nakşetmiştir. Öyle ise bugün, toprağın altında çatlamayı bekleyen tohumun sessiz feryadıyla insanın içinde sönmeyen umut ateşinin binlerce yıllık kucaklaşmasıdır. Hıdırellez bu bağlamda belki de insanın hayatta kalma inadına verdiği isim olarak düşünülebilir. En yaygın bilinen şekliyle iki sonsuz yolcunun, Hızır ile İlyas'ın hikayesidir. Ab-ı Hayat'ı, tılsımlı ölümsüzlük suyunu bir yudumda içmiş; biri toprağın damarlarını çözen, diğeri denizlerin köpüğünü dizginleyen iki sır... Denir ki, her yıl 6 Mayıs'ta, göğün yere en yakın olduğu vakitte, bir gül ağacının altında diz dize bir araya gelirler. Ancak bu hikâye bir gül ağacının dibinde başlamaz. Köklere inmek için daha geriye, toprağın ilk hafızasına gitmek gerekir.
Hıdırellez dediğimiz şey; Mezopotamya'da Tammuz'un yerin yedi kat altından yeryüzüne fışkıran dönüşü, İnanna'nın aşkı için ölümü bir gömlek gibi sırtına geçirişidir. Nil Nehri her taştığında, Mısırlıların Tanrı Osiris'in canlanan gövdesinde bulduğu ilk nefes; Türklerin demir dağları eritip Ergenekon'dan çıkarken körükledikleri hırçın Yenigün ateşidir. Yani Hıdırellez; binlerce yıl boyunca birikmiş korkuların, kadim tanrıların ve her şeye rağmen "bu sefer olacak" diyen iflah olmaz insan inadının ortak kültürel hafızasıdır. Hava kararırken mahalle aralarında yanan ateşler sadece çer çöpü yakmaz. O alevlerin üzerinden atlarken, kış boyu ruhuna sinmiş ağır is kokusunu, biten dostlukları, eksilen sofraları, kursağında kalmış çiğ hevesleri de korların arasına fırlatırsın. Ayaklarının yerden kesildiği bir saniyelik boşlukta, tanrılar sana acır, yerçekiminden azat olduğunu sanırsın. Ancak yanan sadece odun dumanıdır, ruhundaki sızı hâlâ oradadır. Gece yarısı, şehirler uykuya daldığında, binlerce el titreyerek gül ağaçlarına uzanır. Kimi bir ev çizer toprağa, kimi bebek, kimi anahtar... O an, gül ağacının altı dünyanın en dürüst yeridir. Orada sınıflar yok olur, kibir silinir. En yalın haliyle kalır insan; muhtaç, umutlu ve inatçı.
Hıdırellez, rüzgârın fısıltısında mucize aramaktır. Modern dünyanın soğuk mantığına, teknolojisine, rasyonalitesine rağmen hala bir gül dalından medet umacak kadar saf kalabilen yanımızla yüzleşmektir. Ertesi sabah güneş doğduğunda, ateşler söner, kağıtlar suya bırakılır. Su akar, kâğıt hamur olur, yazı silinir. Cebine mucizevi bir anahtar düşmez belki; ama suyun kenarında dururken kalbinde hissettiğin "belki" var ya… İşte o zalim ve şifalı "belki" için yaşanır bunca hayat... Toprak artık daha yeşil, gökyüzü daha geniştir. Çünkü insan, umudunu bir geceliğine bile olsa somut bir eyleme dönüştürmüş, kaderin kapısını çalma cesaretini göstermiştir. Hıdırellez bitti denilen yerden yeniden başlamanın adıdır. Hızır ak sakallı bir dededen ibaret görülmemeli. O, senin en karanlık, en "bitti buraya kadar" dediğin anda, kendi kendine fısıldadığın "hadi bir kez daha" diyen sesindir. Bu ses, binlerce yıldır susturulamayan tek gerçektir.
Hızır dokunsun kalbinize, umudunuz çiçek açsın. Çünkü dünyada, insanın bunca yenilgiye rağmen hâlâ bir mucizeye inanmasından daha sarsıcı hiçbir eylem yoktur.
