İnsan Kendi Hayatına Ne Zaman Başlar?

İnsan ömür boyunca çalışıp yine de kendi hayatının eşiğinde bekleyebilir.
Sabahları işe gider, sorumluluklarını yerine getirir, başkalarının ihtiyaçlarını karşılar, yaşadığı şehrin düzenine katkıda bulunur. Ancak sıra kendisine geldiğinde, hayatının en sıradan kararları bile uzak bir geleceğe bırakılmıştır. Nerede yaşayacağı, hangi işi seçeceği, kendi düzenini ne zaman kuracağı, çoğu zaman ekonomik koşullar tarafından belirlenir. Yıllar geçer yaşlanır, şehir büyür, binalar yükselir, mülkler değer kazanır. Bir türlü gerçekleşmeyen şey ise emeğiyle kendisine ait hayat kurabilmesidir. Bu gecikmeyi yalnızca hayat pahalılığıyla açıklamak mümkün değil. Çünkü mesele, insanın kazancının ihtiyaçlarına yetmemesinden daha eski ve derin bir dönüşümün sonucudur. Toprağın, emeğin, sermayenin yüzyıllar içinde değişen ilişkisi, bugün insanların hayatlarının hangi bölümünü gerçekten kendilerine ayırabileceklerini de belirliyor. Şehirlerin ekonomik değeri artarken şehirleri ayakta tutan insanların kendi gelecekleri üzerindeki söz hakkının daralması, çağımızın en önemli toplumsal çelişkilerinden. Bir mülkün değeri arttığında, kapının anahtarına sahip olanla eşikte bekleyen insan aynı gerçeğe bakamaz. Birinin geçmişi durduğu yerde değer kazanırken, diğerinin geleceği her geçen gün biraz daha ulaşılmaz hale gelir. Bu farkı sadece konut fiyatlarıyla açıklamak mümkün değil. Çünkü bir evin bedeli yükseldiğinde, onunla birlikte insanın yaşayabileceği yer, çalışabileceği iş, ailesinden ayrılabileceği zamanlar, çocuklarını nerede büyütebileceği de değişir. Şehirlerin ekonomik değeri artarken şehirlerde yaşayan insanların kendi hayatlarını kurma imkânlarının azalması, çağımızın üzerinde yeterince durulmayan çelişkilerinden biri. Üstelik bu çelişki, kendiliğinden ortaya çıkmış bir fiyat hareketinin sonucu değil. Arkasında toprağın, emeğin, sermayenin ve devletin uzun bir tarihi var. Toprak, insanlık boyunca geçimin olduğu kadar iktidarın da kaynağıydı. Kimin toprağı işleyebileceği, ürünün nasıl paylaşılacağı, bir yerde yaşama hakkının kimlere tanınacağı, toplumların düzenini belirledi. Sanayi kentlerinin doğuşuyla bu eski ilişki yeni bir biçim aldı. Fabrikalar çevresinde mahalleler kuruldu, demiryolları ve limanlar ticareti büyüttü, insanlar çalışabilecekleri yerlere göç ettiler. Kent, emeğin toplandığı, servetin üretildiği bir yer hâline gelirken, o servetten kimin ne kadar pay alacağı sorusu da büyüdü. İşçiler fabrikaları ayakta tutuyor, yolları kullanıyor, şehrin gündelik hayatını sürdürüyor ama yaşadıkları mahallelerin koşullarını her zaman kendileri belirleyemiyordu. Yirminci yüzyılda savaşların yıkımı, sanayileşmenin hızlandırdığı göç ve işçi mahallelerindeki ağır yaşam koşulları, barınmayı birçok ülkede kamusal mesele hâline getirdi. Sosyal konutlar, kooperatifler, kira düzenlemeleri ve altyapı yatırımları farklı toplumlarda farklı biçimlerde gelişti. Bu uygulamaların sorunları vardı. Kimi yerde kaynaklar yetersiz kaldı, kimi yerde kent içindeki ayrışmalar derinleşti. Yine de barınmanın yalnızca kişinin gelirine bırakılmayacak kadar temel bir ihtiyaç olduğu kabul ediliyordu. Toplumun çalışacak insanlara ihtiyacı varsa, o insanların yaşayabilecekleri yerlere de ihtiyacı vardı. Özellikle 1980'lerden sonra pek çok ülkede bu ilişkinin dengesi değişmeye başladı. Kamu konutlarının satılması, bazı sosyal konut programlarının daralması, kredi piyasalarının genişlemesi ve gayrimenkulün finansal yatırım aracı olarak önem kazanması, konutun ekonomik niteliğini dönüştürdü. Süreç her ülkede aynı yaşanmadı. Güçlü kiracılık güvencelerini ve kamusal konut sistemlerini koruyan toplumlar da oldu. Ancak büyük kentlerin önemli bölümünde evin değeri, içinde yaşayacak insanların gelirlerinden giderek daha fazla uzaklaşabilen bir hesapla belirlenmeye başladı. Ev, içinde yaşanan yer olmanın yanında emeklilik güvencesi, miras, yatırım, kredi karşılığı, serveti koruma aracı hâline geldi. İnsanların birikimlerini güvenceye almak istemesinde anlaşılmayacak bir taraf yok. Özellikle enflasyonun birikimleri aşındırdığı ülkelerde taşınmaz edinmek, geleceğe karşı korunmanın yollarından biri olarak görülüyor. Sorun, evin hem vazgeçilmez bir ihtiyaç hem de sürekli değer kazanması beklenen bir varlık olmasıyla başlıyor. Yaşamak için bir eve ihtiyaç duyan insan, o evden kazanç bekleyenlerle aynı piyasada karşılaşıyor. Fakat herkesin o piyasaya getirdiği güç aynı değil. Kentlerin dönüşümü bu eşitsizliği daha da belirginleştiriyor. Yeni bir metro hattı, hastane, üniversite veya iş merkezi, çevresindeki arsaların değerini yükseltebiliyor. Kamunun kaynaklarıyla yapılan bir yatırım bütün şehre hizmet ederken yarattığı ekonomik kazancın önemli bir bölümü mülk sahiplerinin varlığına yansıyabiliyor. Aynı mahallede yaşayan kiracılar ise bu gelişmenin ardından yükselen barınma maliyetleriyle karşılaşabiliyor. Böylece herkesin katkısıyla oluşan bir değer, herkesin hayatını aynı ölçüde iyileştirmiyor. Dünyanın büyük kentlerinde farklı tarihlerle karşılaştığımız bu gerilim, ortak bir yapısal soruna işaret ediyor. Londra'da uluslararası finansın ağırlığı ve uzun yıllara yayılan konut arzı sorunları, Toronto'da nüfus artışıyla birlikte yaşanan erişilebilirlik sıkıntısı, Seul'de iş ve eğitim fırsatlarının belirli bölgelerde yoğunlaşması farklı koşulların ürünleri. Bu şehirlerin hepsini tek bir ekonomik nedene bağlamak doğru olmaz. Ancak ortaya çıkan sonuç birçok insan için tanıdık. Şehir, çalışmak ve yaşamak için giderek daha önemli hâle gelirken orada kalabilmenin bedeli ağırlaşıyor. Ekonomik fırsatların toplandığı yer, aynı zamanda o fırsatlardan yararlanmayı zorlaştıran bir mekâna dönüşebiliyor. Türkiye'nin hikâyesi bu küresel dönüşümün içinde, daha eski bir toplumsal hareketliliğin izlerini taşıyor. Anadolu'da toprak uzun süre üretimin, geçimin ve gündelik hayatın da temeliydi. Bir evin avlusu, bostanı, ahırı, ambarı aynı yaşam düzeninin parçaları olabiliyordu. Tarımda makineleşme, toprak dağılımındaki eşitsizlikler, kırsal gelir imkânlarının değişmesi ve kentlerde yoğunlaşan iş olanakları, özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısında büyük göç hareketlerini besledi. İnsanlar yalnızca para kazanmak için yola çıkmadı. Çocuklarının okuyabileceği, hastalandıklarında tedavi olabilecekleri, geleceklerini daha güvenli kurabilecekleri bir hayat arıyorlardı. Köyden kente göç, Anadolu insanının toprağıyla kurduğu üretim ilişkisini, akrabalığın -komşuluğun gündelik hayat içindeki yerini, mevsimlere bağlı çalışma düzenini geride bırakabiliyordu. Kentte barınma, ulaşım, yiyecek ve pek çok temel ihtiyaç doğrudan para gelirine bağlandı. Köydeki yoksulluğun ağır koşulları elbette ortadan kalkmış değildi. Fakat kentte işini kaybetmek, yaşamın neredeyse bütün ihtiyaçlarını karşılayabilme gücünü aynı anda kaybetmek anlamına gelebiliyordu. Türkiye'nin gecekondu mahalleleri, hemşerilik ilişkileri, akrabalık ağları bu geçişin kendine özgü yollarını oluşturdu. Bir akrabanın yanında kalmak, tanıdık aracılığıyla iş bulmak, komşuların yardımıyla ev yapmak, aynı memleketten gelenlerle mahalle kurmak, kurumların karşılayamadığı ihtiyaçları dayanışmayla gidermenin biçimleriydi. Fikrimce bu tarihi romantikleştirmek, o mahallelerdeki altyapı eksikliklerini, mülkiyet güvencesizliğini, sağlıksız yapıları ve özellikle kadınların omuzlarına yüklenen karşılıksız emeği görünmez kılar. Yine de birçok aile için kentte tutunmanın yolu sonraki kuşağın daha güvenli bir hayat kurabileceği düşüncesinden dolayı yıllar içinde tamamlanacak bir evdi. Bugün aynı yol büyük ölçüde kapanmış durumda. Kentlerin genişlemesi, arsa değerlerinin yükselmesi, yapı maliyetleri, imar düzenlemeleri ve finansman koşulları, geçmişteki yerleşme biçimlerinden farklı bir düzen oluşturdu. Bir zamanlar kentin çeperinde yavaş yavaş tamamlanan evin yerini, daha ilk günden yüksek kira, depozito, ulaşım gideri ve sürekli gelir gerektiren bir hayat aldı. Depreme karşı güvenli yapıların oluşturulması ertelenemez bir sorumlulukken, kentsel dönüşümün maliyeti ve hak sahipliği adil düzenlenmediğinde mevcut sakinlerin mahallelerinde kalabilmesi de güçleşebiliyor. Şehrin yenilenmesi, o şehirde yaşayanların hayatının da iyileştiği anlamına gelmiyor. Taşra ile büyük kent arasındaki ilişki de bu dönüşümden ayrı değil. Bazı kırsal bölgelerde üretim ve istihdam imkânları daralırken bazı Anadolu kentleri sanayi ve ticaretle büyüdü. Ancak eğitim, sağlık ve nitelikli iş olanaklarının belirli merkezlerde yoğunlaşması, insanları yaşam maliyetinin yüksek olduğu yerlere çekmeye devam etti. Küçük bir yerleşimde mesleğine uygun iş bulamayan insan büyük şehre gidiyor. Büyük şehirde barınamayan daha uzak ilçelere taşınıyor, geri dönmek istese bu kez geçimini sağlayacak iş bulamayabiliyor. Bir yerde ait olduğu hayatı, başka bir yerde geçinebileceği işi ararken ikisinin arasında kalıyor. Bu kopuşun bedeli, insanların gündelik zamanında görülüyor. Şehrin hastanesinde çalışan hemşire, okulunda ders veren öğretmen, atölyesinde üretim yapan usta, mağazasında çalışan emekçi, aynı şehirde yaşayabilmek için her gün saatlerini yolda geçirmek zorunda kalabiliyor. Daha düşük kira için uzaklaşmak, ulaşım giderleriyle birlikte daha pahalı bir hayata dönüşebiliyor. Üstelik yolculukta geçen saatler kira sözleşmesinde görünmüyor. Çocukla geçirilemeyen akşamın, ertelenen eğitimin, dinlenmeye ayrılamayan zamanın, başlanamayan bir uğraşın karşılığı hiçbir faturada yazmıyor.
Mekân üzerindeki eşitsizlik, zaman üzerindeki eşitsizliğe dönüşüyor.
OECD'nin 2025 yılında yayımladığı İstihdam Görünümü raporunda, incelenen 24 ülkenin 17'sinde otuzlu yaşlardaki insanların oturdukları konutun sahibi olma oranının son otuz yılda gerilediği görülüyor. Aynı yıl yayımlanan hane halkı serveti araştırması da yükselen konut fiyatlarının genç ve düşük servetli hanelerin konut piyasasına girişini zorlaştırdığını ortaya koyuyor. Bu bulgular her ülkenin aynı koşullarda yaşadığını göstermiyor. Güvenli kiracılık düzenleri, sosyal konutların yaygınlığı ve gelir farklılıkları büyük önem taşıyor. Fakat çalışma hayatıyla mülkiyet edinme arasındaki ilişkinin birçok toplumda değiştiği açık. Asıl mesele, bu değişimin insanların hayatındaki karşılığı. Aynı maaşı alan iki insan düşünelim. Birinin ailesinden kalan evde oturması, diğerinin gelirinin önemli bir bölümünü kiraya ayırması, yalnızca harcama farkı yaratmaz. Biri başka bir şehirde iş aramayı, mesleğini değiştirmeyi, eğitimine devam etmeyi daha rahat düşünebilir. Diğeri aynı kararları alırken önce kirasını nasıl ödeyeceğini hesaplar. Üstelik biri ailesinden destek alırken diğeri ailesinin geçimine katkıda bulunmak zorunda olabilir. Birinin geçmişten devraldığı güvence, diğerinin yıllarca çalışarak ulaşmaya uğraştığı başlangıç noktasıdır. Bu nedenle mirasın toplumsal anlamı da değişiyor. Aileden kalan bir ev, yetişkinliğe hangi koşullarda başlanabileceğini belirleyen önemli bir imkâna dönüşebiliyor. Eğitim, yetenek ve çalışma elbette değerini koruyor. Ancak aynı eğitimi almış iki insanın karşısına çıkan fırsatlar, ailelerinin daha önce biriktirebildikleri servetle farklılaşabiliyor. Birinin başarısız olduğunda dönebileceği bir evi varken diğeri tek bir yanlış kararın bütün geçim düzenini sarsmasından korkabiliyor.
İnsanın cesareti bile bazen cebindeki paradan çok, düşerse tutunabileceği bir yerin olup olmamasına bağlıdır.
Bu durum, çalışma hayatındaki belirsizlikle birleştiğinde daha derin bir toplumsal soruna dönüşüyor. Gelirini uzun vadeli planlayamayan insan, hayatını da aynı güvenle planlayamıyor. Ev tutmak, başka bir şehre taşınmak, iş değiştirmek, eğitimini sürdürmek veya aile kurmak, kişinin isteğinden önce ekonomik risklerin konusu olabiliyor. Elbette herkes aynı hayatı istemez. Evlenmemek, çocuk sahibi olmamak, ailesiyle yaşamayı tercih etmek bir eksiklik değildir. Fakat istemediği için vazgeçmekle, istediği hâlde imkân bulamadığı için vazgeçmek arasında koca bir hayat vardır. Güvencesizlik herkesi aynı biçimde de etkilemiyor. Kadınlar için bağımsız gelir ve güvenli barınma, kimi zaman kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olabilmenin temel koşuludur. Göçmenlerin, engellilerin, yaşlı kiracıların ve güvencesiz işlerde çalışanların karşılaştıkları riskler farklıdır. Ailesine maddi destek sağlayan bir genç, kendi geleceğini kurmaya çalışırken başkalarının bugününü de ayakta tutar. Barınmayı yalnızca gençlerin ev sahibi olma arzusu olarak görmek, bütün bu farklı hayatları aynı dar çerçeveye sıkıştırır. Bir toplumun insanlardan sürekli daha fazla çalışmasını, kendisini geliştirmesini, girişimci ve cesur olmasını beklemesi anlaşılabilir. Ancak başarısız olmanın bedeli çok ağırlaştığında cesaret, herkesin eşit biçimde kullanabildiği bir özellik olmaktan çıkar. Güvenli bir barınma imkânı bulunmayan, gelirinin büyük bölümünü temel ihtiyaçlarına ayıran insanın risk alma kapasitesiyle ailesinden ekonomik destek görebilen birinin imkânları aynı değildir. Toplum, insanlarından yeni yollar açmalarını isterken onların yeniden başlayabilme güvencesini zayıf bırakıyorsa, kendi geleceğini de daraltır. Bu nedenle barınma politikası, yapılan konut sayısından ibaret görülemez. Avusturya'da uzun yıllardır faaliyet gösteren kârı sınırlı konut kuruluşları, maliyet temelli kira belirleme ve elde edilen kaynakları yeniden konut sistemine yönlendirme gibi yöntemlerle başka bir yaklaşımın mümkün olduğunu gösteriyor. Bu modelin de finansman sorunları, erişim tartışmaları ve tarihsel sınırları bulunuyor. Ancak önemli bir düşünceyi taşıyor. İnsanların güvenli biçimde yaşayabilecekleri konutlar üretmek, yalnızca piyasanın kısa vadeli kazanç hesabına bırakılmak zorunda değil. Türkiye'de de deprem güvenliği, konut üretimi, kiracılık güvencesi, ulaşım ve istihdam birlikte ele alınmalı. Kamu arazilerinin kullanımında toplumsal yararın gözetilmesi, imar ve altyapı yatırımlarıyla oluşan değer artışının bir bölümünün erişilebilir konuta ve kamusal hizmetlere yönlendirilmesi, uzun vadeli kiralık konut modellerinin geliştirilmesi, Anadolu'da üretim ve nitelikli istihdam imkânlarının güçlendirilmesi birbirinden bağımsız başlıklar değil. İnsanların yaşayacak yer bulabilmesi için yalnızca daha fazla bina yapmak yetmiyor o binaların bulunduğu yerde geçinebilmelerini, ulaşabilmelerini ve geleceklerini planlayabilmelerini de sağlamak gerekiyor. Bütün bunların ardında, şehirlerin kimin için kurulduğuna ilişkin temel bir tercih var.
Bir mahallenin değerini yalnızca metrekare fiyatıyla ölçersek, orada yaşayan insanların hayatından eksilenleri göremeyiz.
Yeni bir yolun, yükselen bir binanın, değer kazanan bir arsanın ekonomik karşılığı hesaplanabilir. Fakat bir şehrin öğretmenini, hemşiresini, işçisini, öğrencisini kendi yaşam alanının dışına itmesinin toplumsal bedeli çok daha uzun zamanda ortaya çıkar. İnsanlar yalnızca evlerini değiştirmez komşuluklarından, alışkanlıklarından, çocuklarının büyüdüğü çevreden, yıllar içinde kurdukları aidiyet duygusundan da uzaklaşırlar. Şehrin zenginleştiğini anlamak kolaydır. Arsalarının değeri yükselir, binaları çoğalır, yeni yollar açılır, eski mahallelerin yerini daha pahalı hayatlar alır. Fakat bütün bu değişimin ortasında şehri inşa eden, temizleyen, iyileştiren, çocuklarını eğiten, gündelik hayatını ayakta tutan insanlar, artık orada yaşayabilmek için daha fazla çalışmak, daha uzağa taşınmak, daha çok şeyden vazgeçmek zorundadır. Şehrin ürettiği servet büyürken, o servetin oluşmasına emek verenlerin hayatından eksilen yıllar hiçbir bilançoda görünmez. Üstelik bu kaybın en ağır tarafı, insanın zamanla kendisinden vazgeçmeyi öğrenmesidir. Önce ev ertelenir, ardından karar, sonra başka ihtimal.
İnsan bir süre sonra neyi istediğini değil, neye gücünün yeteceğini düşünerek yaşamaya başlar.
Bir zamanlar kurmak istediği hayatı, koşulların izin verdiği hayatla değiştirmeye alışır. Dışarıdan bakıldığında çalışıyor, geçiniyor, sorumluluklarını yerine getiriyordur. İçerideyse yıllardır başlamayı bekleyen başka bir hayat vardır. Oysa insan ömrü, ekonomik koşulların düzelmesini bekleyen sınırsız bir zaman değildir. Otuz yaşında ertelenen kararın kırk yaşında aynı karşılığı yoktur. Yıllarca beklenen bir evin anahtarı bir gün edinilebilir peki o kapının önünde geçirilen yıllar geri gelir mi? İnsan yeniden para kazanabilir, başka iş bulabilir, başka şehirde yaşayabilir. Yaşayamadığı zamanı ise biriktiremez. Bu yüzden bir toplumun adaletini, insanların ne kadar kazandığına veya ne kadar servet biriktirdiğine bakarak anlayamayız. Kendi emekleriyle yaşayabilecekleri bir düzen kurup kuramadıklarına, geleceklerini ne ölçüde belirleyebildiklerine, hayatlarının en önemli kararlarını kaç yıl ertelemek zorunda kaldıklarına da bakmalıyız. Çalışma hayatının insana sunduğu en büyük karşılık, bir gün yaşama hakkını kazanacağı vaadi olmamalı. İnsan ne zaman kendi hayatına başlar? Başkasından kalan bir evin anahtarını aldığında mı, borcunun son taksitini ödediğinde mi, yıllarca çalıştıktan sonra ilk kez yarınından korkmadığında mı? Belki de bu sorunun en acı tarafı, cevabının artık insanın kendi elinde olmamasıdır.
